Hazal Karadağ Yurdagül

Kentlerin Kelebekleri

Magazinizmir

Kentlerin Kelebekleri

 

Üç beş damla

Nem’e lâzım

Kirpiğinden süzülüp

Teni yakan

Her sevda

 

Ziyân usûlünce şımarır

Serçe telaşları hüznün

O zamanlarda

 

Külliyen kül anılarla

K’öksüz bir ezgi kalır gayrı

Ve bir türkünün ağzından öper

Sana ölmek vakti…

 

      Kentlerin kelebekleridir kanatlanan. Bir kanadı diğerinden ayıramazsınız. Zira yaşama çığlığıdır duyulan. Kentimin yıldızları efsun-i deyişleriyle suskulanınca, kelebek tozları serpiliyor aheste özlemle. Bozkırın kınalı ağıdı bölerken sessizliği, O’nu tezenesinin çargâh sesinden yanıp nara dönüşen türkülerinden k’ana k’ana hatmettik. Parmakları pür telaş serçe gibi dolanırken tellere, nazenin dökülür gönül üzgüsü.

”Sen benimsin, 

Ben seninim” 

Yürek içrem küldür yandığım 

Gazelden gazele savruladurur 

K’öksüz kaldım ayrılığın od’unda

 Hâr değer suretime…

 

“Senin galbin benim galbim
Sana malumdur her halim”

Yurtsuzum ey yâr

Kınanın kokusuyla 

Yana yana

Kana kana

Ardında ç’ağlar dilim…

 

Kelimeler su gibi yalın ve yalnızlığa akıyor. Eski bir Anadolu resmine benzetirim hep, yıllandıkça değer kazanan kasketli ve de kasvetli duruşunu Neşet Ertaş’ın. Vurdukça sazın teline, acı bir hasretlik demlenir içimde. Karınca duası gibi usul usul yürür gönlümün vardiyalarında. Varlığımın hükmü yok, yokluğum senin dercesine bir avuntu. Aaah şifa mıdır dert midir üzerine defaten düşünülesi mısralar.

 

“kalpten kalbe bir yol vardır

Gözünen görünmez sırdır”

 

İnanarak uzaktan yaşamak sevdaya dair ne varsa. 

“biz’e” varılan yolda. 

Gözyaşını göğsümde nemleyemediğim, sevdiceğim

Benden önce uyuma toprak örtmesin seni. 

Sır ki s/esinde sazın ooy der salınır perçemi sevgilinin. Nâr’a dönüşmüş ağız ağıza uzaklığın manifestosu. İncelikle işlenmiş mısraların mürekkebinden öpüyor usulca yüreğim. Zira maşuka duyulan özlem şakaklarında kanarken Neşet Ertaş’ın, incitmeden sır vermeden mum yakıyor adeta gam hecesiyle.

“ikimizin kalbi birdir

Sen benimsin, ben de senin” 

Dudaklarını ısıran bir çığlık, bir iç çekiş, elindeki saza yüreğini nakşetmiş adeta. Gömülmüş göğsünde karanfil kokan sırra.  Ser vermez yine de kirpiği sinede saklısına. Bir nasihat gibi fısıldıyor kanat sesini sazın. Anadolu’nun gonca yüreklerine yol olurken, safi niyetinin di-yârında gönül duvağını örtmüştü dörtlüklerine. Ne varsa eskide kaldı diye geçiriyorum içimden. Dokunmadan sevmek, adını sır gibi göğsüne perçinlemek, aynı türküde kınalansa da kıyamamak yârin üzüncüne. Ölüm gül açar sırrında sevgilinin, bu yüzden boynu ilmeklidir ozanın. Vuslat yanığı yığınla hece…

 

Zeytin s/özlerin od’una sarılıp

Kırağında imleyen bir mısranın dibinde

Gam telini döküyor yağmur yağmur yüreğimize

 

Ustam bozkırında ç’ağlarken

Öylesi yuvalanıp sükûnla dinledim

P’akça yazgısı tel tel saz ile sızarken kalbe

Aynı göğün altında…

Nazenin güller solmuş

Teninin esmerinde 

Hasretimdir ellerin yandığım

Kirpiğinde yuvalanan güvercin olsam

N’olur uyuma benden önce sevdiğim

Toprak örtmesin seni dercesine…

Gökyüzü içine ağlamamıştı bu denli belki. Sesinde ki kırgınlık, Anadolu’nun bozkırı derinliğinde. Kaderi kundağına dar gelmiş belli ki.

Onurla sağ eli kalbini gösteriyor

Saygıyla üşüyoruz o vakitlerde 

“sen benimsin, ben seninim” derken bozkırın tezenesi…

Hazal KARADAĞ YURDAGÜL


Yazarın Diğer Yazıları
FACEBOOK İLE BAĞLAN