RÖPORTAJLAR -- 16 Temmuz 2021

CANSEL ELÇİN VE ZEYNEP TUĞÇE BAYAT İLE MAGAZİN İZMİR ÖZEL

Magazinizmir
Sanat camiasının gözde çiftlerinden Cansel Elçin ve Zeynep Tuğçe Bayat ile gerçekleştirmiş olduğumuz çok özel röportaj sizlerle

1- İnsan aşık olduğunda yeniden doğarmış. Ben de sizi baştan yaratan bu aşk hikayesinin ilk günlerine dönmek istiyorum. Nasıl tanıştınız ?

C.E : Gönülçelen’den 8 yıl sonra tesadüfen Nişantaşı’nda karşılaştık. Onun sadece dizilerde görünmekten ziyade tiyatroyla ilgilenmesi çok hoşuma gitti. Shakespear’in “Fırtına”oyunununda izledim o da beni “Frankenstein”’da izledi. Sonra da biribirimize aşık olduk.

T.B : Sanıyorum 2010/11 yılında Gönülçelen dizisinin setinde tanıştık. Ben dizinin ikinci sezonunda hikayeye dahil olmuştum. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde son sınıfta okuyordum. Oyuncu olmayı çok istiyordum. Küçük bir rolüm vardı ama uzun soluklu ilk dizi deneyimimdi. Aşırı heyecanlıydım ve mutluydum. Tek istediğim, tek düşündüğüm bu meslekte ilerlemekti. Kimseyi gözüm görmüyordu. Cansel de benim için bir iş arkadaşıydı. Sette zaman zaman bana takılıyordu, hatta kızdırıyordu. Bir şeytan tüyü var. Bir şey diyemiyordum. Çok yakın olmadığımız için de aslında o zamanlar onu hiç tanımadığımı yıllar sonra - sanıyorum 7 sene sonra - tekrar karşılaşıp arkadaş olduğumuzda anladım. Düşündüğümden çok farklı biriymiş…

2- Tuğçe’nin en çok hangi özellikleri size “ İşte hayatımın kadını “ dedirtti ?

C.E Hiç yerinde durmayan, yaratıcı, çalışkan ve meraklı olması. Zeki ve mizah anlayışı olması,

3- Sizin için nasıl gelişti?

T.B : Cansel başlarda benim için sohbet etmekten ve harika hayat hikayesini dinlemekten keyif aldığım bir arkadaş oldu. Ortak bir aşkı da paylaşıyormuşuz; tiyatro aşkını. Aklım ne güzel bir arkadaş buldum diye düşünürken, kalbim de bir şeyler gevelemeye başlamıştı ama bir süre onu dinlememeye çalıştım. Ama Cansel’i tanıdıkça, birlikte vakit geçirdikçe kalbimin sesi daha baskın çıktı. Artık karşı koymaya gerek duymadım. İyi ki de direnmemişim, mutluyum.

4- Size bu kadar romantik ve güzel bakan bir adamın evlilik teklifi nasıldı? Çok özel değilse...

T.B : Bir senedir birlikteydik, mutluyduk. Doğum günümde bana evlilik yüzüğü hediye etti. Beni çok sevdiğini ve hayatını benimle geçirmek istediğini söyledi. Hiç evlilik konuşmamıştık daha önce. Aslında ikimizin de aklında yoktu. Ben onu çok özel bir hediye olarak kabul ettim ve böylece bir sene daha geçti. Evliliğe dair hiç konuşmadık ve hiç adım atmadık. Sanıyorum pandeminin başında birlikte geçirdiğimiz üç aydan sonra evlenmeye karar verdik. Dünya’yı Kurtaran Kadın adlı mini diziyi yaptıktan hemen sonra. Böyle zor bir zamanda, birlikte bir şey üretmek bizi daha çok birbirimize bağladı. Arkasından çıktığımız ilk tatilde deniz kenarında otururken yanında bulduğu bir deniz kabuğunu bana uzattı ve o zaman o soruyu sordu. Ama bu soruyu sormasına bile gerek yoktu. Biz bir şekilde gözlerimizle o konuşmayı yapıp birbirimize evet demiştik bile…

5- Siz o anı nasıl hatırlıyorsunuz?

C.E Ben formalitelere pek takılmadığım için zaten kalbimde evlenmiştim. Ondan yüzük ve deniz kabuğu hikayesi benim için eğlenceliydi.

6- Eskiler uzun ilişkilerin sırrını, kırılıp döküleni onarmak olarak tarif eder… Sizin şu ana kadar geliştirdiğiniz bir formülünüz var mı?

C.E : A ne güzel bir sırmış. Evet bence beraber yaşadıklarımız küçük kırgınlıklar üzüntüler ve mutluluklar aşkımızı ayakta tutuyor. Ama Tuğçe’nin dediği gibi hayat çok kısa ve fazla geçmişi düşünmeden tadını çıkarmak lazım.

T.B : Bunun bir formülü olamaz bana göre. Duygulardan bahsediyoruz, bunu bir matematiğe oturtmak duygularımıza haksızlık olur bence. Kırıp döküleni onarmak çok zor bir şey ayrıca. Önemli olan kırmamak en başta. Hayat çok kısa. Her şey yeterince zorken iki insan bir araya geliyorsa hayatı kolaylaştırmak ve daha mutlu, daha huzurlu hale getirmek için geliyor. Yaşarken bunu unutuyoruz bazen. Unutmamalı.

7- Farklı ve bir o kadar da tarihi bir dönemden geçiyoruz. Bu pandemi sürecinde neler yapıyorsunuz? Günleriniz nasıl geçiyor?

C.E : Spor yapmamak ve gezememek beni çok yordu çünkü benim hayatım bunun üzerine kurulu. Oyunum “Çıplak vatandaşlar”’da askıya alınınca daha da üzdü. Neyse ki yavaş yavaş normale dönüyoruz ve biraz kendime gelebiliyorum Eylül ayında da tekrar sahneye çıkmaya planlıyoruz.

T.B : Biz pandemiden önce de birlikte çok vakit geçiriyorduk. İşle ilgili birbirimizden fikir alırız, birbirimize yardımcı oluruz. Birlikte proje üretiriz. Birlikte rol aldığımız projeler de oldu. Onun dışında hobilerimiz de neredeyse aynı. Tenis oynamak, yabancı diller öğrenmek, seyahat etmek, yemek yapmak… Kimi zaman da köşelerimize çekilip kitap okuruz, ben bir şeyler yazarım, arkadaşlarımızla görüşürüz... Birbirimize her zaman istediğini yapabilmesi için alan bırakıyoruz ama genellikle birlikte olmayı seviyoruz :) Pandemiden sonra yalnızca arkadaşlarımızı daha az gördük, daha az seyahat ettik. Geri kalan şeylerde bir şey değişmedi.

8- YouTube’da yayımlanan, beşer dakikalık bölümlerden oluşan mini diziniz
“Dünyayı Kurtaran Kadın” nasıl hayata geçti?

C.E : Tuğçe bu pandemi beni çok sıktı, ben bir şeyler yazıp çekmek isityorum dedi. Ben ilk başta çok ciddiye almayarak onu oyalar diye “a evet iyi olur” dedim. Ama her şey çok hızlı gelişti, birden elime senaryo tutuşturdu, sonra eve kameralar ve ışıklar gelince benim de artık yönetmem kaldı…

T.B : Hepimizin eve kapandığı ilk günlerdi. Küresel bir biçimde korkuyor, ne yapacağımızı bilemiyorduk. Kendimizle baş başa kaldık. Orada hem kendimi hem dünyanın gidişatını sorgulamaya başladım. Kalbim büyüdü sanki. Yazmasaydım yerinden çıkacaktı sanki… Yazdıkça rahatladım. Sonra Cansel ile paylaştım. Yazdıklarımı ete kemiğe büründürmek istiyordum. Onun yardımı olmazsa başaramazdım. O da çok sevdi bu fikri. Yönetmenlik yapmak istememesine rağmen benim hayalime ortak olup, bana yardım etti. Elinin değdiği her şeyi güzelleştirir Cansel. Öyle de oldu.

9- Dünyayı Kurtaran Kadın” da dünyada kalan son kadını canlandırıyorsunuz. Senaryoyu ilk yazmaya başladığınızda, neydi vermek istediğiniz mesaj?

T.B : Hepimiz bazen kendimizi yapayalnız hissediyoruz. Bazen tüm dünya yanlış, biz doğruymuşuz ya da herkes bize karşıymış gibi geliyor. Bu çok normal, çok doğru bir his kimi zaman. Ama özeleştiri yapmamak hem kendimiz için hem de yaşadığımız bu dünya için çok tehlikeli olabiliyor. İnsanlar bu dünyanın sahibi değil. Bunu unutuyoruz çoğu zaman. Öncelikle kendime hatırlatmak istedim bunu bu projeyle. Sonra da hatırlamak isteyen başklarına… Bununla yüzleşmek istemeyene zaten yapacak bir şey yok. Bu birçok konuda böyledir.

10- Gönülçelen’den sonra birlikte “Closer” adlı tiyatro oyunu ve sonrasında GAIN’de yayımlanan ‘Senkron’ dizilerinde oynadınız. Aynı projede olmak nasıl bir duygu?

C.E : Çok güzel. Ben hiç bir şeye karışmıyorum sadece oyunculuğuma odaklanıyorum. Onunla oynarken de gururlanıyorum ve mutlu oluyorum.
T.B : Çok güzel. Geliştirici. Güven verici. Kimi zaman da çok zor. Birbirimizi o kadar iyi tanıyoruz ki filtresiz ve dürüstüz birbirimize karşı. Beğendiğimiz ve beğenmediğimiz şeyleri birbirimizle çok rahat paylaşıyoruz. Kimi zaman aynı fikirde olmuyoruz ama bir yerde uzlaşıyoruz ve ben o uzlaştığımız yeri genellikle çok seviyorum. Eğer o an sevmemişsem de sabrediyorum sonucu görmek için. Sonucu gördüğümde de iyi ki burada uzlaşmışız diyorum.

11-Kısa bir süre önce İzmir’de, bir üçlemenin ilk filmi olan ”Doğum” filmini çektiniz. Nasıl bir film oldu?

C.E: Henüz filmden bir şey izleyemedim ama oynarken çok keyif aldım. Yönetmen Alper Altuğ’un dünyası çok enteresan ve hikayenin içinde olmak oldukça eğlenceliydi. Mekanlar ilgi çekici. Kardelen Hacıoğlu’da çok güzel bir yetenek. Eminim çok farklı bir bilim kurgu filmi oldu.

12- Karantina döneminde yönetmenliğini Özcan Deniz’in yaptığı ‘Senkron” adlı diziyi çektiniz. Biraz konusundan bahseder misiniz?

C. E: Senkron bilim kurgu türünde bir dizi. Orada Kuantumla ilgilenen bir profesörü canlandırıyorum. Farklı evrenlerden farklı karaktereler birbirleriyle çarpışıyor ve bunları çözmeye çalışan bir bilim adamı. Karantina döneminde Senkron’da oynamak bana çok iyi geldi. Özcan’da her şeyi dört dörtlük yaptı.

13- Hikayeniz İzmir/ Tire’de de başlayıp Paris’e kadar uzanıyor. O günleri nasıl hatırlıyorsunuz?

C.E: Of bunu anlatmak baya uzun. Kısaca biz 80 lerin başında giden çok tatlı bir gurbetçi ailesiyiz. Her şeyi hep beraber yaptık ailecek. Biribirimize çok düşkündük ve her yere beraber giderdik. Annemiz babamız abimle bizi çok sevdiler. Paris’ten Tire’ye her sene arabayla gelirdik, uzun ve zahmetli bir yolculuktu ama bir o kadar da keyifliydi. Ailemize yakınlarımıza hediyeler getirirdik. 2 ay sonra da bagajımızda peynirler, karpuzlarla tekrar Fransa’ya dönerdik.

14- Peki oyunculuk nasıl girdi kanınıza?

C.E : Abim beni hep sinemaya götürürdü. Tire’de açık hava sinemasında olsun Paris’te Rex sinamasında olsun. Bruce Lee, İyi kötü Çirkin, Mad Max, Rocky, Rambo, Kemal Sunal filmleriyle büyüdüm …Sanırım farkına varmadan abim aklıma soktu oyuncu olmamı.

15- Geldiğinizden bu yana 15 yıl geçmiş. Geçen zamanın muhasebesini yaptığınızda ne hissediyorsunuz?

C.E : Çok güzel bir 15 sene geçirdim. İyi ki gelmişim. Ülkemi çok seviyorum. Hiç dönemeyi düşünmüyorum. Ara sıra yurt dışındaki projelerde de oynuyorum. Bu beni tamamen tatmin ediyor.

16- Hepimizin hayatında bakış açımızı değiştiren, bizi güçlü yapan ya da hassaslaştıran deneyimler oluyor. Bu anlamda hayatınızdaki en önemli deneyim neydi ?

C.E : Sanırım 9 yaşındayken Paris’e ailecek göçmemiz. Ve Fransa’dan aldığım eğitimimin bugüne kadar beni ben yapması. Kısacık hayatımızı doğru yerden bakmaya çabam hala devam ediyor.

17- Röportajların klasik sorusunu sorayım o zaman.. Hayat mottonuz nedir ?

C.E : Yaşamak bir sanattır herkes beceremez.

18- Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunusunuz. Oyunculuğa başlama süreci nasıl oldu, neden avukatlık değil de oyunculuğu tercih ettiniz?

T.B : Kendimi bildim bileli başta müzik ve oyunculuk olmak üzere sanatın tüm dallarına ilgim vardı. Bunun yanı sıra sosyal bilimlere ve matematiğe de ilgim vardı. Ülkemizde sanatın da bir meslek olduğunun ayrımına pek varılmıyor. Ailede bir sanatçı yoksa çocukların sanata yönlendirilmesi pek yaygın değil. Okulda başarılı olduğum için de hem öğretmenlerim hem ailem beni hukuk bilimine yönlendirdi. Açıkçası benim de ilgim olduğu için oyuncu olmak istememe rağmen okumak istedim. Kimse beni zorlamadı yani. Hukuktan mezun olduğumda halihazırda tiyatroda çalışıyor, televizyon dizisinde ve reklam filmlerinde oynuyordum. Oyunculuk yapmak istediğime emin olmuştum. Kendimi bu alanda daha çok geliştirmek için de yetenek sınavlarına girerek Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Oyunculuk Bölümü’nü kazandım. Bu okulun bir senesini öğrenci değişim programı ile İspanya’da okudum. Dört senenin sonunda mezun oldum ve o zamandan beri oyunculuk mesleğini yapmaya devam ediyorum.

19-Televizyon mu, dijital mi? İkisi arasındaki farklar; artıları/eksileri nedir sizce?

C.E : İkiside farklı tabii. Televizyon seyirciye bir hikaye sunuyor ve seyirci onu beğenmezse elindeki kumandayla hemen değiştirebiliyor. Dijitalde seyirci bir kütüphaneden sizin hikayenizi seçiyor. Sunum ve rekabet şekli farklı. Konu olarak daha farklı hikayeler izleme şansı bulabiliyoruz dijitalde. Televizyon lokal seyircisinden beğeni aldıktan sonra dünyaya açılıyor, dijitaldeki bir diziye bütün dünyanın erişmesi daha kolay. Bir oyuncunun farklı dillerde oynayabilmesinin dijitalde ona daha fazla kapılar açacağına inanıyorum.

T.B : Ayrım yapmıyorum. Bir oyuncu olarak hepsini ayrı ayrı seviyorum. Hem televizyonu, hem dijital platformları, hem sinemayı, hem tiyatroyu… Mesleğimi ve onun renklerini çok seviyorum. Ama digital platformların artmasını olumlu bir gelişme olarak görüyorum. Hem daha özgün hem de süre bakımından daha kısa olması yaratıcı sürecin daha keyifli geçmesini sağlıyor. Hiç oynamadığımız türde hikayelerle, karakterlerle karşılaşabiliyoruz. Bunlar oyuncuları heyecanlandıran şeyler oluyor her zaman.

20- Hem oyuncu, hem de izleyici zaman zaman televizyonun dizi sürelerinin uzunluğundan şikayet ediyor, buna katılıyor musunuz?

C.E : E tabii, hem o akşamki yayın seyirciyi sıkabilir hem de sezon bitmeden çok önce hikaye tıkanabilir. Ayrıca o uzun bölümleri çekmek yetiştirmek çalışanları yoruyor.

T.B : Daha insani şartlarda çalışabileceğimiz için evet. Televizyonda izlediğimiz dizilerin arkasında emek veren çok fazla insan var. Ekran başındaki insanların düşündüğünden de fazla bir emek var ortada. Herkesin fiziken ve psikolojik olarak sağlıklı bir ortamda çalışabileceği ortalama süre ne ise dizilerin o sürede olmasını isterim içinde olduğumuz sektör adına.

21- İkinizin de yoğunluğunuzun olmadığı rahat vakitler nasıl geçer ?


C. E : Spor yaparak. Film izleyerek, kitap okuyarak, Hikayeler üreterek , gezerek.

T. B : Film izleyerek, tenis oynarak, mutfakta sevdiğimiz yemekler yaparak, seyahat ederek, kedilerimizle oynayarak…

22- Sağlıklı beslenmeyle çok ilgilisiniz, nelere dikkat ediyorsunuz ?

C.E : Sigara içmiyorum. Şeker, süt ürünleri ve yoğun karbonhidratlı gıdalardan uzak duruyorum. Kızartma yemiyorum. Paketlenmiş gıda ve kutu içecekler içmiyorum. Glütensiz beslenmeye gayret ediyorum. Haftada bir et ve tavuk 3 kere balık ve bol yeşil sebze yemeye çalışıyorum. Uyku düzenim için bol spor yapıyorum.

T.B : Ailem organik tarım yapıyor. Onların sayesinde temiz gıdanın ne kadar önemli olduğunu anladım. İhtiyacım kadar yiyorum. Son zamanlarda daha çok sebzeye yöneldim. Günde iki öğün yiyorum. Geç kahvaltı ve erken akşam yemeği. Vücudumu tanıyorum, bana neyin iyi gelip gelmediğini artık biliyorum. Sanırım temiz gıdaya ulaştıktan sonra en önemlisi bu.

23-Düzenli olarak spor yapıyor musunuz?

C. E : Evet eskiden futbol oynuyordum ama sakatlanmaktan korktuğum için tenis oynuyorum artık. Hatta turnuvalara katılıyorum. Çok eğlenceli oluyor.

T. B : Spor yapmayı çok seviyorum. Çok aktifim. Pandemiden önce hemen hemen her gün spor yapıyordum. Pandemide yaşadığımız endişe ve korku, eve kapanma durumu sevdiğimiz sporlardan bizi bir süre uzaklaştırınca sporun hayatımdaki önemini daha iyi anladım. Sağlığım için evde kendime bir spor düzeni kurmaya çalıştım. Yapmayı en sevdiğim sporlar tenis, yüzmek, pilates ve at binmek. Ayrıca yogayı çok seviyorum. Spordan çok daha ötesi benim için. Bana çok iyi geliyor.

24-Sosyal medya ile aranız nasıl, en çok hangi uygulamalara vakit ayırıyorsunuz?

C.E : Bugüne kadar çok aktif değildim, sadece geziniyordum. Biraz çekiniyordum özelimi göstermekten ama artık biraz daha ilgili olmayı başladım.

T.B : Günümüzde sosyal medyanın gücü inkar edilemez bir duruma geldi. Hem pozitif hem negatif yanları var. Ben çok meşgul bir kişiyim. Gün içinde yaptığım o kadar şey var ki sosyal medyada zaman geçirebilmek için programlı olmam gerekiyor. Buna dikkat ediyorum ki gönül rahatlığı ile sosyal medyada aktif olabileyim. Bugün işimizin bir parçası olsa da benim için sosyal medyada bizi takip eden kişilerle etkileşimde bulunmanın güzelliği çok ayrı. Aramızdaki o paylaşımı seviyorum. Sevgi ve saygı çerçevesinde tabii. Ben artık etkilenmemeye çalışıyorum ama siber zorbalığa maruz kalan gençler için çok üzülüyorum. Bu konuda ailelere çok iş düşüyor.

25- İzmir’i hiç görmemiş birine” bu şehri anlatın” desem ilk cümleleriniz ne olur?

C. E : Artık evin burası olacak.

T.B : Bir kere gittiğinizde bir parçanız İzmir’de kalacak ve tekrar gitmek isteyeceksiniz. 

FACEBOOK İLE BAĞLAN