Berrin Piazzesi
berrinpiazzesi@yahoo.com

Hayal

Hayali çizgilere tam da hayali denmemeli zira parmak ucundan çıkan ısı soğuk ve ıslak duvarla bütünleşince gerçek olup çıkabiliyor .
Dar sokaktan caddeye yürüdü, caddeye açılan sokak buz gibi bir hole benziyordu. Karşıya geçti. Belediyenin ilan panosunda Puccini’nin Turandot operası’nın afişi bu sabah portakaldan sonra gördüğü en güzel şeydi. Nessun Dorma!! Zaten öyle yapmıştı dün gece. ”Yalnız değilsin.” diyerek gülümsedi. efsanevi Pekin’in güzel prensesi Turandot. ”Nessun Dorma”’yı Aretha Franklin de güzel söylüyordu.

Vabank’ı izlemişti gece . 1981 yapımı bir Polonya filmi, efsanevi kasa hırsızı Henryk Kwinto’nun hikayesi. en çok da müziklerini beğenmişti. Henryk Kuzniak’ın müzikleri. özellikle de “Kwinto’ya Blues”. Hala da mırıldanıyordu sabahtan beri. Trompet severdi oldum olası ama kontrbas istiyordu. Kontrbas satın almak!. Ç ok ağır bir çalgıydı,taşınamaz sadece sürüklenebilirdi. Farketmez, istiyordu işte. Hem Hartmut Kracht kucağında çalıyordu kontrbası. yatay ve pizzicato.
Ruhumuzun ceplerini dolduran herşey ağırdı zaten. Neleri sürüklemiyoruz ki?. Ama yeter ki bize ait olsunlardı. İşte o zaman farketmiyordu hiç, kuş kadar hafif geliyordu. Bizden oluyordu. "Kontrbas kucağa da alınabiliyor” fikri çok mutlu etti onu. İyice yerleşti kafasına da kalbine de kontrbas almak..

Yağmur zerreciklerinin üzerine yapıştığı siyah deri montunun cebinden sigarasını çıkardı. Çakmağı aradı yine aynı cepte, diğerinde buldu. Sigara yandı, ince uzun parmaklarının arasındaki yerini aldı. Küçükken yaptığı birşey aklına geldi, soğuk havada yürürken ağzından çıkan sıcak buharı sigara dumanı gibi üflediği günler. Hafif sırıttı, buhar yanılsaması. Yanılsamalar sır barındırır..

Kısa bir süre yürüdü mazgalların yağmurdan yer yer taştığı nezleli sokakta. Resimlerini yarattığı atölyenin kapısına varmadan sigara kutusunu çıkarttığı cebinden aldığı anahtar çoktan kapının kilidiyle buluşmaya hazır halde elindeydi. Kapının kilidi anahtarla hasret giderdi, kavuşma uzun sürmedi, anahtar bu kez çakmak cebiyle buluştu.

Geniş atölyenin soğuk duvarlarından birine yaslanan mavimsi lekeli çini soba, karşı duvardaki kocaman kanvaslar, yerde çoktan kurumuş akrilik boya lekeleri, izmaritler, teneke boya kutuları, darmadağınık görünen ama arananın kolayca bulunabildiği malzeme rafları.
Dünkü botları yine ayağındaydı bugün de. Bazen yere damlayan boyaları botunun ucuyla silmeye çalışırdı, boya bota sürtünür sonsuz varlığını ilan eder, sokak sokak dolaşmanın keyfini çıkarır, bazen yatağın ayak ucunda çıkarıldığından odanın dağınıklık ya da düzeninin şahitliğini üstlenirdi. Ne o boyadan utanırdı ne de boya ondan. Çantamızda kitabı, elimizde kahve fincanını taşıdığımız gibi pekala boyalarımızı da taşıyabilirdik parmaklarımızda, botlarımızda,tırnak içlerimizde...ve daha neremizde istersek. Bize ait olan şeyler"sahiden gerçek"diye de tırnak içine alınabilirdi.

Sabah kahvesini içmişti evden çıkmadan, balkonda, küçük çelik fincanda. Kahve fincanının tabağında taşıdığı oda ısısında çeyrek portakal dilimiyle de kahve tadını sıyırmıştı dişlerinden..

Ama ya üzerimize yapışanlar? Onlar da bizi seçenlerdi. Bazen kendiliklerinden kopuveriyorlar, bazen de biz silkinip atıyoruz.
..Steril yaşam yalnızlığın eşiti miydi?. "Evet" .

Uzun zamandır kimseyle konuşmamıştı, ne kendi hakkında, ne düşünceleri, ne de resimleri üzerine. Zaten resimler konuşur. Kullanma klavuzları, prospektüsler ilaç kutularının içlerinden çıkıyor, elektrikli mevya sıkacaklarının yanında verilmiyor muydu?..

Katlayıp kendi içine uçurduğu kağıttan uçakların sırtına yazdığı kısa satırları ona yetiyordu. Yalnızlık..”yalnızlık hazır bulunmaz,oluşturulur. Yalnızlık yalnız başına oluşturulur” der ya Marguerite Duras . O da mutluydu zaten kendi ince uzun parmaklarıyla dokuduğu yalnızlığının yaratıcısı olmaktan.

Kendi içine dalma yürekliliğini göstermek bayağı bir cesaret işidir. İçinden kendine bakan yüzle göz göze gelmek ağırdır. Duyarlı ruhlara hastır. Her sabah aynaya bakarken kendimizi tırnağımızı çevreleyen deriyi törpü ucuyla iter gibi biraz daha diplere itiyoruz. Benzemez kolajlar bütünüyüz, biraz o, biraz bu, biraz şu. Peki kendimiz? ya gerçek olan biz?. Kendimizi saklamaya gösterdiğimiz özeni hemen hemen hiçbirşeye göstermiyoruz. Gerçeğimizi çevreleyen duvarların inşasına ekliyoruz ruhumuzun çimentosunu. Yalanla ıslatıyor, beton haline getirip habire döküyoruz, sabaha varmadan kuruyuveriyor yeni yapı. Bu duvarı bitirince duvar ardı duvara başlıyoruz. Elde mala gönüllü duvar ustalığı. Böyle bir ilan verilebilir miydi acaba gazeteye?. ”Ruhumun duvar ardı duvar inşasında çalışacak usta aranyor”. Verilse çerçeve de olmalı elbette, diğer ilanla bu ilanı ayırt eden bir duvar. Bu durumda dizgici de gönüllü duvarcı olarak katılıyor olurdu bu kompleksi kendinden primitif denkleme.

Tavandan sarkan ışığı yaktı. Lambayı çevreleyen soğuk çelik abajur daracık bir açıyla atölyenin ortasını aydınlattı, sarı ışık ve ışıksız ardın çizgisi yüzünü bıçak gibi ikiye ayrılmıştı şimdi. Yağmur hızlanmıştı dışarıda. Çakmakla sobada bulunan gazete parçalarını tutuşturdu. Açık olan kapaktan tavan ışığına yakın turuncuyla karışık bir renk, tavan ışığının toplamından eksilen griye göz kırptı. İzledi sönene kadar, kapağı kapattı. Dizden bükük halinden doğruldu. Sobanın içinde kalan gazete etek uçları ateşten kapkara bir elbise giymiş yüz çizgileri karmakarışık bir kadına dönüştü. Bir kaç dakikaya izi kalmadı sobadan çıkan turuncunun. Işığı söndürdü. Her yer eski rengine döndü, açtığı iç gri bulaşmış dış kapıyı çekti. Dışarı çıktı.

Yağmur damlaları deri monttaki yerini aldı. elleri cebinde, duvara çizdiği hayali beş çizginin bu kez dört aralığına daldı. Ruhunun ceplerinden notaları aralıklara serpti. Boya lekeleri gibi onlar da onundu. Zaten herkes bir melodiyle doğmuyor muydu? İç notalarımıza eş düşen ruhlarla aynı şarkıları söylemek denkliğine kadar uzanmıyor muydu yanyana olmanın doğru ve tek çizgisi?

ha ille de yalnızsak,pekala bağıra bağıra da söylenebilirdi bu şarkı. Mesela acapella da yapılabilirdi. Kendinden sekiz kişi de türetebilirdi insan. Sekiziyle de oturup konuşulabiliyorsa pekala şarkı da söylenebilir. ”Hayır efendim yalnızlığa her zaman delilik eşlik etmez".
Ses kirliliği, dirsek temasıyla bölünen iç konuşmalarımıza önlemdi yalnızlığımız.
Elleri hala ceplerindeydi. O, leke, kontrbas ve jazz yürüdüler içiçe o beş hayali ve "sahiden gerçek" düz çizgide. Ama kaybolmadan.

  • PAYLAŞ:
YORUM YAP