Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler İle Özel Röportaj!

İzmir Devlet Tiyatrosunun bu haftaki konuğu, “Profesyonel” oyunu ile turne için İzmir’e gelen Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar'dı.



26 Mart’ta başlayan “Profesyonel” oyununu birkaç gün önce bende izleme şansı yakaladım. Salona girdiğimde koltukları tıka basa doldurmuş ve heyecanla oyunun başlamasını bekleyen bir izleyici kitlesiyle karşılaştım. Bir süre sonra da ışıklar söndü ve iki saatlik oyun hiç ara verilmeden bir solukta tamamlandı. Yer yer gülümseyip, yer yer duygulandığımız sahneler sayesinde zamanın nasıl akıp gittiğini fark edememiştik bile. Zaten seyirciler bu büyülenmelerini hem oyun arasında ve hem de oyunun sonunda Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar’ı dakikalarca ayakta alkışlayarak gösterdi.

Biz de magazinizmir.com ailesi olarak bu denli etkileyici ve sürükleyici oyunu bir de oların ağzından dinlemek ve biraz da projelerini konuşmak için Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar’ın kulisini ziyaret ettik. Tiyatronun sahnesinde de samimi ve keyifli bir sohbetle, güzel bir söyleşi gerçekleştirdik…

Yetkin Bey, oyunculuk kariyerinizin ilk adımlarını Yıldız Kenter ile attığınız söyleniyor. Nedir tam olarak bu hikâye?

Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde okuyordum ama içimde hep bir heves vardı. İzlerken de, arkadaşlarım arasında amatörce yaparken de kendimi yakın hissediyordum oyunculuğa. O dönemlerde Çarşamba günü kurslarında Yıldız Kenter’in yönlendirmesiyle Müşfik Kenter’in öğrencisi oldum. Kaderin bir tecellisiydi bu. 1990 yıllarında konservatuara girdim ve akabinde de Bakırköy Belediye Tiyatrosunda, Devlet Tiyatrolarında ve özel tiyatrolarda sürekli oynamaya başladım.

“Profesyonel” oyununa gelecek olursak eğer bu kaçıncı turne ve oyun devam edecek mi?

Saymayalım bereketi kaçmasın diyoruz genelde. Kısaca biz 3 sezonu bitirdik. 4. sezona yaklaşıyoruz. Yurtdışında ve Türkiye’nin bir çok ilinde bu oyunu oynadık. Büyük şehirlerde olduğu gibi gittiğimiz bölgelerde yani Çorum’unda, Antep’inde, Adana’sında, Samsun’unda, Ordu’sunda hep aynı ilgiyle karşılandı. Biz karşılandık demiyorum farkındaysanız. Bu metin bu tiyatro bu olgu karşılandı aslında insanlar tarafından. Görülüyor ki yurtiçi veya yurtdışı tiyatronun ne sınırı var ne de dili. Sınıflandırma ya da ayrıştırma olmadan tiyatro yolunu bulup hedefine ulaşıyor. Anadolu’da şöyle oluyor, büyük şehirde böyle oluyor diye sınıflandırmıyoruz. Hatta ve hatta Anadolu’daki izleyicinin daha yoğunlaşarak, daha dikkatli izleyebildiğini de gözlemledik bu süreçler boyunca.

Dün akşam oyunun bazı sahnelerinde seyirciyle birlikte de oyun akışını sürdürdünüz. Bu o anlık bir durummuydu, yoksa oyunun bir parçası mıydı?

Yazar Duşan Kovacevic’in özellikle bu metinde yaptığı bir yapı bozumu var. Normalde tiyatro yapılarında klasik bir metin vardır. Seyirciyi var sayarız ama bir 4. duvar vardır her zaman aranızda. Biz onun önündeymiş gibi ama onu görmeden oynarız. Bu oyunda da yazar tam tersini yapmış. Oyuncu ile seyirciyi baş başa bırakarak, seyirciyi de oyunun içinde olmasını sağlamış. Dolayısıyla bu tamamen metnin bir özelliği. Bizim kattığımız bir ayrıntı değil.

26 Mart’ta İzmir’deki turneniz başladı. Bugün 3. gününüz. Peki İzmir seyircisinin ilgisi nasıl? Dün akşam oyun bitiminde seyirciler sizleri dakikalarca ayakta alkışladı. Açıkçası ben bu denli uzun süre alkışlayan bir kitleyle karşılaşmamıştım. Hatta sizler de bu ilgi yüzünden tekrar tekrar sahneye gelip selam vermek durumunda kaldınız. Sizce neydi bunun sebebi?

Bir dostla karşılaşıp vedalaşamamak gibi oluyor bu. Hadi görüşürüz deyip ayakta biraz daha sohbeti devam ettirmek gibi bir şey. Bu açıkçası her yerde karşımıza çıkan bir durum. Biz Işıl Kasapoğlu’yla çalışırken Bülent de ben de “Şu kadar seyirci olsun, bu kadar dikkat çeksin” diye başlamadık. Bizi mutlu etsin diye ve mutluluğumuzu yansıtabilelim diye başladık. Bu karşılaştığımız manzara mutluluğumuzu taçlandıran bir durum oldu. Çünkü oyun Sırbistan’da yazılmış olsa da Türkiye’den bir çok şey buluyor insan. Kendi yaşadığı ülkenin, bu coğrafyanın içinden geçtiği, bu zamanın bir takım ipuçlarını, yüzleşmelerini yaşıyor ama aynı zamanda kendini sadece Türkiye’li bir insan olmaktan kurtarıp dünyalı insan yerine koymaya başlıyor. Bu da onun içini ferahlatıyor. Hem hüzünleniyor hem de sevindiriyor.

Oyuna hiç ara vermeden yaklaşık iki saat boyunca sahnede kaldınız. Hem seyirciyi bu denli oyunun içinde hem de kendi performansınızı yüksek tutmak zor olmadı mı?

Evet aynen zor bir durum ama seyirci için de zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağı bir oyun bu. Çünkü hayat gibi dalgalı bir yapısı var. İyisiyle kötüsüyle yer aldığı için sıcak bir temas var ve bu da seyirciyi oyunda tutabilen bir faktör. Oyun zaman zaman küçük bir tebessüm, zaman zaman bol kahkaha ve bazı zamanlarda da duygusal anlar yaşatıyor izleyiciye. Bu da sürenin ne kadar uzun olup olmadığını hissettirmiyor insana.

Biraz oyundan sıyrılıp sizin de yer aldığınız ve Türkiye’de iz bırakan bir film olan Babam ve Oğlum’daki rolünüzü konuşmak istiyorum. Bu rolün adınızı daha belirgin kıldığı söyleniyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Senaryo gereği oradaki rolüm biraz normalin dışında bir karakteri canlandırmaktı. Diğer rollerden bu anlamda ayrışıyordu. Bir de yaptığınız işi milyonlar izliyorsa siz daha görünür oluyorsunuz ve bu nedenle daha parlamış gibi de lanse edilebiliyor. Aslında siz bunu daha önce de yapıyordunuz ve daha sonrasında da yaptınız. Dediğim gibi sadece ulaştığı kitlenin fazla olmasıyla alakalı bir durum bu. Açıkçası benim içinde zaten önemli değil parlamak. Çünkü ben mutlu olduğum için bu sahnelerdeyim, bu yüzden gerisi teferruat.

Sizi televizyon, sinema, tiyatro gibi bir çok alanda görebiliyoruz. Sizce hangisine daha yakın ya da uzaksınız?

Ben oyuncu olarak hepsine yakınım. Bazen oyunculuğum sinemada, bazen televizyonda, bazen de tiyatroda ortaya çıkıyor ama tiyatro benim sığınağım gibidir. Kendimi gerçekten iyi hissetdiyorum tiyatroda. Sonuç olarak hangisi olursa olsun amacım hepsini aynı titizlikle yaparak icra edebilmek

Partneriniz Bülent Emin Yarar ile sohbete başlamadan önce son olarak Yetkin Dikinciler’e İzmir desek bize neler söyleyebilirsiniz?

Bütün şehrin kendine has özellikleri var. İzmir’de de Kordon Boyu’nda rakı-balık yapmak, sahilinde çiğdem çitlemek… Bu şehrin coğrafyasının da çok büyük etkisi var insanlar üzerinde. Ilıman bir iklim var ve meltemi güzel. Onun dışında da benim birçok akrabam yaşıyor bu şehirde. O yüzden çok sık gelip gittiğim bir yer güzel İzmir.

Bu esnada Yetkin Dikinciler ile sohbete devam ederken Bülent Emin Yarar ; “Meltemi güzel derken İzmir’in kızlarından mı bahsediyorsun Yetkin” diye atıldı sohbete.

ve Yetkin Dikinciler gülümseyerek şöyle devam etti; “İzmir’in denizi kız, kızı deniz; sokakları hem kız, hem deniz kokar demiş şair. O yüzden hiç ondan bahsetmiyorum Bülent" Kısacası İzmir gelip gittikçe mutlu olduğum bir yer benim için. İlerde hayaller kurduğum bir şehir değil, hayalimde yaşadığım bir şehir. Ara sıra gelip havasını kokladığımda kendimi iyi hissettiğim bir şehir burası.

diyen Yetkin Dikinciler’e bu samimi sohbeti için teşekkürlerimi sunup akabinde Bülent Emin Yarar’la söyleşimize devam ettim.

Bülent Bey sizin de anlatmaya değer bir hikâyeniz var aslında. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Şan Bölümü’nde iken Devlet Tiyatrosu'nda figüran olarak başlamışsınız oyunculuğa. Nedir bu hikayenin aslı?

Evet aslında ben müzikle ilgiliydim. İyi bir seyirciydim ama tiyatro hiç aklıma gelmemişti. Yaşım ilerlediği için tek bölüm tercih edebiliyordum o da şan bölümüydü ve bunu ben sınavdaki juriye de aynı bu şekilde açıkladım. Onlar bana “Neden opera, çok mu seviyorsun?” dediler. Ben de “Hayır. Öyle bir düşkünlüğüm yok ama müziği seviyorum. Yaşımda büyük olduğu için bu bölümü tercih ettim.” dedim. “Opera seyrettin mi, seyrettiysen nasıl buldun” dediklerinde de “Evet Ankara’da seyrettim ama beğenmedim” dedim. Fakat bu yorumuma rağmen beni okula aldılar. Sanırım yeteneğim dışında dürüstlüğüm de ilgilerini çekmişti.

Sonra şan bölümü başladı hayatımda ve 3 tane hocam oldu. Bizde hoca değiştirmek zordur. Annenizden ya da babanızdan ayrılıyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Benim de öyle bir şansızlığım oldu. Her hoca da o dönem “Sen çok güzel bir sessin fakat bir önceki hoca seni mahvetmiş” diyerek başladı eğitimine.

Oyunculuk da hasbelkader arkadaşlarımın yönlendirmesi, para kazanmak, öğrenciliğimi devam ettirmek için figüranlığa başladığım bir şeydi. Arkadaşlarım da; “Sen çok güzel duruyorsun sahnede. Çok iyisin” dediklerinde, “Ben ne yaptım. Neden iyiyim” diye soruyordum kendime. “Kesinlikle sınavları denemelisin” dediklerinde “Yok ben denemem” diyip idealist bir operacı gibi konuşuyordum. En sonunda da benim kanıma girdiler ve ben de sınavlara girdim.

Bu arada yönetmenlik de yapmışsınız sanırım. Biraz da bu yönünüzden bahsedebilir miyiz?

Ben yönetmen olduğumu düşünmüyorum. Her şeyden önce oyuncuyum ama böyle bir istek geldiğinde göz kırpmalarım oldu. Çok da keyifli olduğunu gördüm. Yani aşağıdaki göz olmak çok farklı bir şey. Yukarıda olmak çok daha farklı bir şey. Hepsinden tattım. İster istemez hayat öyle bir yerlere getiriyor ki. Mesela yine farkında olmadan eğitimle de ilgilendim. O da yaklaşık 15 yıldan beri akıp gidiyor. Açıkçası yaptığım işi çok seviyorum. Zaten sevince oluyor her şey. Herkeste her yetenek var bence. Bizim yaptığımız sadece dallarımızı seçmek. Kendini mutlu edecek yolları bulmak. Biraz önce de dediğim gibi çevrendekilerin de yönlendirmesi etkin bir rol oynuyor. Birinin sana bir konuda çok iyi olduğunu söylemesi motive olmanı, farkındalık yaratılmasını sağlıyor. Mesela biri sana “Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikincilerle çok iyi röportaj yapmışsın. Sen baya da iyimişsin” dediğinde, sen artık o yoldan yürümeye devam ediyorsun. İşte tamamen o sihirli cümleye ihtiyacı var her insanın.

Peki "Profesyol" oyununu oynamak nerden aklınıza geldi veya siz nasıl seçildiniz?

Devlet tiyatrosu için bir proje düşünüyordum. Sonra bu oyun elime geçti. İdaremizle paylaştım. Yani Şakir Gürzumar ile. O da “Bu oyunu zaten ben biliyorum. Çok da iyi bir oyundur. Repertuarımızda da var” dedi. Ondan sonra da Işıl Kasapoğlu’nu aradım, oyundan bahsettim. Işıl da kabul edince hemen Yetkin’i aradım ve projeyi anlattım. Onu istememdeki sebep de her şeyiyle role tam uygun olmasından kaynaklanıyordu. Sahnede uyumlu olacağımızı düşündüm. Her ne kadar görsel anlamda uyumsuz gibi görünsek de oyunculukta bunun hiçbir önemi yok. Sahne rolünüzle devleştirebilen, bütünleştirebilen bir şey.

27 Mart Dünya Tiyatrolar günüydü birkaç gün önce. Neler söylemek istersiniz tiyatroya ya da o güne dair?

Geçenlerde arkadaşımla da sohbet ettik o günle alakalı ve ben ona da aynen şöyle demiştim. Biz oyun oynarken hep tiyatrolar günüymüş gibi oluyor ve zaten bu yüzden de “yaşasın tiyatro” diyoruz sahnede. Hep de alkış geliyor bu sözün sonunda. Evet zaman zaman bir çok kişide kaygılar oluyor. Tiyatro bitiyor, elden gidiyor diye. Belki siz de oyuna gelmeden önce böyle düşünüyordunuz ama çıkarken bitiyor diye çıkmıyorsunuz. İsteseniz de bu duyguyu yaşayamıyorsunuz. Çünkü tiyatro var ve hep var olacak. Önemli olan onu hissettirmek ve bence yeryüzünde iki kişi bile kalsa tiyatro devam eder. Çünkü bir oyun gibidir tiyatro. Hiç bitmez, bitemez. Kim öldürebilir ki içindeki çocukluğu? Mesela, bir ip alalım elimize ve ipin ucundan da iki kişi tutsun. Emin olun kısa bir süre sonra 3. kişi mutlaka o ipin içine girip oyuna dâhil olacaktır. Aynı çocuk oyunu oynar gibidir tiyatro ve asla da vazgeçilmez.

Biraz da şu meşhur 20 dakikadan dizinizden bahsetsek. Mesela oradaki “Kedi” rolünüzden?

20 dakika bir sinema uyarlaması aslında. Bir Fransız ve bir de Amerikan versiyonu var filmin. Bana bu filmleri gösterdiklerinde uygun gördükleri rolü çok önemli iki aktör oynuyordu. Fakat koca filmde küçücük 5-6 dakikalık bir sahne vardı. Doğal olarak ben bu rol için ne yaparım diye düşündüm. Sinema olsa neyse fakat dizide nasıl ilerleyecek ilk onu düşünmüştüm. Kaygılanmamamı söylediler ve nitekim gördüm ki gerçekten kaygıya gerek yokmuş. Şuanda da gayet iyi bir şekilde gidiyor.

Size de İzmir desek? Bu şehir hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Her gelip gittiğimde içimi yücelten, ferahlatan güzel şehirlerimizden biri. İzmir kendisine has bir dokuya ve özelliğe sahip. Çok da iyi tanımıyorum bu şehri çünkü genelde hep turneyle geldim İzmir’e. Yine de buraya gelirken hep kendimi başka hissediyorum. Bu şehir bana iyi geliyor. Şuanda da burada olmaktan çok keyif alıyorum. İzmir’in insanını da havasını da çok seviyorum.

Dün akşam aynı oyunlarının adı gibi “profesyonel” iki oyuncu ile harika bir söyleşi gerçekleştirdim. Açıkçası bu kadar uzun, kahkaha dolu ve bu denli samimi bir sohbet olacağını hiç tahmin etmemiştim. Mütevazı, güler yüzlü ve içten biri oldukları ve magazinizmir.com ailesine böyle bir anı bıraktıkları için Sevgili Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler’e çok teşekkür ediyoruz.

 

 Magazinizmir.com özel röportajıdır. Tüm hakları saklıdır. Başka yerlerde izinsiz kullanılamaz.

 


Haberin Galerisi İçin Tıklayın.

  • PAYLAŞ:

BENZER HABERLER

ETİKETLER yetkin dikinciler, bülent emin yarar, yetkin dikinciler röportaj, bülent emin yarar röportaj, profesyonel oyunu, yetkin dikinciler kimdir, bülent emin yarar kimdir, izmir devlet tiyatrosu etkinliği, izmir tiyatroları, izmirdeki oyunlar